pia ile sabah gezintisi
Dün sabah tatlı kızımı okula götürecekken eşim de Pia'yı gezdirmeye çıkarıyordu.
Apartmana giriş çıkışımız hala bir kabus. Asansöre bindik, ve inerken, asansöööörrr altıncı katta durduuu...
Altıncı kat, yöneticinin katı. Ve onların tatlı komşuları yerine sabahın saat sekiz buçuğunda giyinmiş tiril tiril bir emekli görünümünde yöneticimiz bize bakıyordu.
Resmi ama güler yüzlü bir selamlaşma yaşadık.
O, bize ve sonradan fark ettiği Pia'ya bakarken 'siz görürsünüz, hazır böyle giyinmişken bir de savcılığa gideyim de görün' tonundaydı.
Benim yine elim ayağım titremeye başladı.
Yalnız bir cümle var kafamda hepsinin önüne geçen.
Yönetici durdurup da bana bir şey söylerse Pia ile ilgili,
'Aman beyefendi, canımızı mı alacaksınız allah aşkına, açın davayı olsun bitsin' diyeceğim...
Gerçekten canıma yetti artık.
Kalıcı Bağlantıuzaktaydım
Evet haklısın. Bayramda Barcelona'ya gittik. Bu kez Defne ile daha farklı bir yolculuk oldu.
Her şeyden önce, kızımla gurur duyuyorum. Çok uyumlu ve olumluydu.
Benden daha uyumluydu diyebilirim.
Çünkü bir hata yaptık ve turla gittik veeeee tabii 'tur kadınları'na maruz kaldık.
Alışveriş çılgını, ne nerede daha ucuz, hangi duty free daha iyi, onları öğrendik. Bunaltıcıydı.
Hava harikaydı, hatta İzmir'den daha güzeldi.
Daha önce gittiğimiz için bu kez listemizde sadece bazı restoranlar işaretliydi.
Yine de umduğumuz kadar iyi şeyler yiyemedik.
Nerede o sokak arasında saklı muhteşem, minik ama harika italyan restoranları.
Madrid-Barcelona adlı bir restoran dışında ne servis ne de yemekler iyiydi.
Servis meşurdur zaten. On karış suratla işlerini yaparlar. Bu sefer, Fransız servis elemanlarından bile daha kaba olduklarını söyleyebilirim.
Yine de bir iki güzel tapas yedik...
Hemen listeye ve yemek defterine kaydettim. Bakalım ne ara yapabileceğim.
Şu aralar et pişirmeye taktım çünkü. Söylemesi ayıp pazar günü kuzu etli arap saçı pişirdim. Çok acayip oldu. Sanki kırk yıllık giritliyim. Eşimin ailesi Giritli ya, oradan geçme tabii.
Neyse, dönelim Barcelona'ya.
Barcelona'yı biraz İzmir'e, buralara benzetiyorum. O kalabalık, turistik havasını sevmiyorum aslında. Ama Gaudi'nin evlerini görmeye gelenleri de anlayışla karşılıyorum elbette.
Biz tam bir çocuklu aile gibi yaşadık bu sefer.
Akvaryumda okyanus tünelinde köpekbalıklarını gördük, hayvanat bahçesinde dolaştık, önümüze gelen tüm çocuk parklarında oynadık.
Öğlenleri içtiğimiz şarap çok iyi geldi.
Ben eşime 'şarap bana iyi geldi' dediğimde her defasında 'ona sarhoş oldum denir' dedi.
Yine de Madrid'de yiyecekler daha iyi sanırım.
:-))
Kalıcı Bağlantıbu fotoğrafın nesi güzel
İşim, 'bunun nesi güzel, nesi farklı' üzerine.
Bayram tatilinde harika bir fırsat yaratıp üçmüz güzel bir kaçamak yapmıştık.
Fotoğraflara ancak bu gece bakabildim. (Yani anlayın, nasıl yoğun çalışıyorum)
En sevdiğim, en güzel bulduğum bu fotoğraf oldu.
Neden mi?
Tahmin edeceğiniz gibi eşim ve ben varız burada. Casa Mila'ya uzaktan bakıyoruz. Daha doğrusu sırtımız dönük. Uydurmuş olmayayım, Gaudi'nin o esrarengiz hava taşıyan eşderha sırtlı çatı yaptığı 'ev' de olabilir sırtımızı döndüğümüz.
O da önemli değil.
Önemli olan ne biliyor musunuz? Neye yüzümüzü döndüğümüz.
Bu fotoğraf neden güzel?
Kızımız çekti de ondan :-)
hepsi bu.
Kalıcı Bağlantıyine huzursuz, hep huzursuzuz
Çok üzülüyorum aslında.
Hiçbir yere sığamıyor, hiçbir evde tam bir huzura kavuşamıyoruz.
Bir yıl önce 'işte bu evde yaşlanırız' diyerek taşındığımız evimizde ilk hafta 'köpek sorunu' yüzünden tadımız kaçmıştı. İlk apartman toplantısında 'efendim, köpeklerinizi getirmeyin' talebi gelmişti komşulardan.
Sesi, kokusu değil, varlığı istenmiyor. Uzlaşma değil, yasak koydular.
Neyse... Sorun hala devam ediyor. Kimse bizimkilerin farkında değil, ama biz evde diken üzerindeyiz. Bir türlü kendimizi rahatlatamıyoruz.
Galiba taşınacağız buradan.
Hayat ne garip, insanlar ne garip...
Bu arada bizim köpeklerden biri istanbul'daki yarışmada ikinci oldu. Öyle tatlılar ki :-)

hortlak gördüm
Arkadaşlar!
Akşam popsitar adlı muhteşem yarışmada bir baktım.... O ! Evet evet! Ayşe Egesoy.
Eminim bunun dünya kadar geyiği yapılmıştır. Ama yine de dayanamıyorum, yazıyorum.
Hortlak görmüş gibi oldum. Çocukluğumun şiir kabusu, tane tane konuşma abidesi, beni şarkı sözlerinden ve şiirden uzaklaştıran isim!
Onu da yaşlanamayanlar şişenler listesine eklemek istiyorum.
Bülent Ersoy'un yeni gelin tazeliğini yutturmaya çalıştığı bir grotesk yarışmada harika durmuş valla.
Perişan oldum izlerken...
Kalıcı Bağlantı
döndüm... biraz geç oldu ama...
En son ne zaman yazmışım diye baktım, neredeyse iki aydır ortalıklarda yokmuşum.
Ben yokken gelip de evde bulamayanlardan, Sevgili Sonbahar'dan özellikle özür diliyorum.
Ama valla bila benim bir suçum yok. Bütün suç kızımın.
Bir kere, okula başladı ve haftada üç yarım gün gitmesine rağmen bu gündem her anımızı kaplıyor. Okulun kapısından girdiği ilk andan itibaren her saniyesinden keyif alıyor. Orada çok mutlu. Öğretmenini ve arkadaşlarını çok sevdi. Sabahları mutlulukla gidiyor, eve coşkuyla dönüyor. Bir iki kere oyun olsun diye ben onu almaya gittiğimde beni görünce içeri kaçtı. Öyle bozuldum ki. Sanki çocuğu evde falakaya yatırıyoruz. İleriki yıllarda, özellikle ilköğretim döneminde okula gitmek istemediği zamanlarda bu benim için kötü olan anıyı kendisine hatırlatıp olmazsa bir güzel pataklamayı planlıyorum. Durumu kendisine de izah ettim.
Suç kızımın dedim, ikincisi benim okulum açıldı. Dolayısıyla akşamları eve geldiğimde sadece onunla ilgilenip onu yatırdıktan sonra ancak nefes alabiliyorum. Yani öyle hadi biraz bilgisayarı açayım, şöyle keyif yapayım günleri çoook geride kaldı.
Eşimin iş değişikliği ve ailece yaşadığımız karışıklık da buna eklendi.
Ve son olarak apartmanda yaşadığımız sıkıntılar son haddine ulaştı. Köpeklerimiz artık eve geldiler. Hayvancağızaların gıkı çıkmıyor, ne sesleri çıkıyor ne başka bir şey. Ama acaba birisi bir şey mi der. Aman şöyle mi... aman görürler mi tedirginliği ile yaşamak iyice gerdi bizi. Galiba sonunda yettiniz be diyip taşınacağız bu 'tam yaşlanılacak ev' diyerek aldığımız evden. Zaten de pek güzel soğuduk bu duvarlardan.
Bakalım.
Yaniiiiii
Bunlar oldu hayatımda son iki aydır.
Ama herkesi çok özlemişim.
Görüşürüz umarım sık sık...
En azından bu kadar devamsızlık yapmamaya çalışacağım.
Kalıcı Bağlantı
bir açıklama istiyorum!
Karıncayı yaratan, bibere acıyı, karpuza kırmızıyı veren güzel allahım!
Normal şartlarda keyif için yaptığım bir işi neden zorunluluk haline geldiğinde istemeye istemeye yapmaya başlıyorum?
Şimdi ben bu kitabı güzel güzel okuyacaktım. Ama iş, buradan bir yazı çıkarmaya gelince... tadı kaçtı...
Birisi bana bunu açıklamak zorunda!!!
İnsanoğlu neden nankör ve neden ruhumuz bu kadar kaypak?
İştahımız neden bu kadar sınırlı aslında!
Hayat, yapmak istediklerimiz ve yapmak zorunda olduklarımız arasında sıkışıp kaldığımız bir yer mi?
(peh peh bu son cümleyi not edin, güzel dedim)
Kalıcı Bağlantıözgeçmiş
Miniğim tam iki buçuk yaşında ve okula başlayacak. Okul dediğim, kreş...
Uzuuuun ar-ge çalışmalarından sonra meleğime uygun bir okul buldum sanıyorum.
Derdim, güzel vakit geçirsin, eğlensin, yaşıtlarıyla oynasın.
Sonuçta bizde, daha doğrusu bende bir okul telaşıdır başladı.
Kayıt belgelerinin içinde harika şeyler var.
Vesikalık fotoğraf, iki adet... Bugün çektirdik bir heyecanla... :-)
Kimlik fotokopisi... Bir kimlik fotokopisini çektirirken bu kadar keyifleneceğim, gururlanacağım aklıma gelmezdi. Kendimi yine aptal aptal gülümserken buldum kırtasiyede.
Veeeee... özgeçmiş...
Evet, evet. Özgeçmiş.
Şu aşağıda resmini görmüş olduğunuz tam tamına, ayı ayına iki buçuk yaşındaki arkadaşın özgeçmişi...
Hah hayt... Şimdi ben bu özgeçmişi yazmaz mıyım.
İki üç gündür bu 'CV'yi tasarlıyorum.
Cedric'in kulakları çınlasın.
'Sekiz yaşındaysanız ve aşıksanız hayat çok güzel'.
:-)
Kalıcı Bağlantıbir şey yaşarsın, bir kitap karşına çıkar
Stresli bir dönem geçiriyoruz ve her zaman kızıma aynı hoşgörüyü, aynı sakinliği gösteremiyorum.
Geçen çarşamba, ne zamandır görüp görüp elime almadığım bir kitap, raftan bana bakmaya başladı önce. Sonra elime kadar ulaşmayı başarıp 50. sayfasını açtırdı.
Aşağıdaki satırları bu kitabın başka anne babaların da dikkatini çekmesi için alıntılıyorum. Ya da çocuklarına gereğinden fazla sinirlendikleri bir anda hemen pişman olup zamanı geri almak isteyen anne babalar için :-)
(...) Banyoya geldiğimde, lavabodan taşan çamurlu su yerdeki küçük gölcüğe damlamaktaydı. Derin bir nefes aldım ve ona yine yüksek sesli bir nasihat çekmeye hazırlanıyordum. Öfkeden de titriyordum. En yumuşak anababaların bile çocuklarını kaptıkları gibi nasıl dövebildiklerini ilk defa çok iyi anlayabiliyordum. Joshua'nın koluna yapıştığımda, birden aynadaki görüntümü yakaladım.
Gördüğüm görüntü beni çok şaşırtmıştı. Çok ilkel gözüküyordum! Yüzüm kıpkırmızı olmuş, boynumdaki damarlar şişmiş ve gözlerim faltaşı gibi açılmış, olanlara nefretle bakıyor gibiydim. Bütün bunların çamurlu bir oyuncak kamyon yüzünden olduğunu düşündüm. Birden her şey o kadar anlamsız geldi ki bütün öfkem geçti. O anda Joshua'nın kolunu kapmıştım zaten ve onu kendime doğru çektim. Kollarımı onun boynuna dolayıp onu kucakladım ve aynada gördüğüm kadın için ağladım. Hiçbir şey söylemeden, içgüdüsel olarak Josh da kollarını bana doladı ve beni kucakladı. Birkaç dakika sonra, aynaya tekrar baktım ve bu sefer kontrolden çıkmış öfkeli bir anne yerine, yanakları çamur içinde kollarını beni sarabilmek için uzatmaya çalışan minicik saf ve tatlı oğlumu gördüm. Orada sevgiyi gördüm.
Gizli Mesaj: 'Sana bağırmak veya seni kucaklamak arasında bir seçim yapmak zorundayım. Seni sevdiğim için seni kucaklamayı seçmeye çalışacağım ve böylece kendi içimdeki iyiyi görmemi sağlamış olacaksın.'
(...)
Düşüncelerinizi denetim altına aldığınızda, böyle zamanlarda sakin kalabildiğinizi göreceksiniz. (...) Bir dahaki sefer çocuğunuza bir dakika dikkatlice bakın ve hep böyle küçük kalmayacağını ve bir gün bu anınızı özleyeceğinizi unutmayın.

Elizabeth Pantley, Çocuklarımıza Verdiğimiz Gizli Mesajlar, Çev. Dr. Hande Gürel, hfy Yayıncılık, Ankara, 2004, ss. 49-52.
Kalıcı Bağlantıspagetti prensesi
Sevda Şener Hoca, bir gün 'her şey yaratıcılık ister, yemek pişirmek, annelik yaratıcılık ister' demişti. O zaman yirmili yaşların başındaydım ve hocanın bu söylediklerini gülümseyerek karşılamıştım. Hayata bakışım keskin çizgiler içeriyordu ve bir kadının mutfakla falan işi olmamalıydı. 'Kendine ait bir oda' durumları yani...
İnsan zamanla öyle bir değişiyor ki, kendi bile şaşırıyor.
Geçenlerde kızımla oynuyorduk. Sulu boya, o bitti parmak boya, o bitti oyun hamuru, o bitti çiçekleri sula, o bitti kuru boya, o bitti kağıttan adam kesmece, o bitti, ben de bittim sonunda. Daha ne yapabiliriz diye 'farklı bir şey'ler ararken bir makarna tarifleri broşürü dikkatimi çekti.
Hemen zımbalarını ayırdık, sayfaları birbirine sıkıca bantladık ve işte karşınızda....
Spagetti prensesiiiiiiiiii.......
Şu aralar yoğundum gerçekten.
Bir yandan güzel kızımla vakit geçirdim, ona kreş araştırdım, bu konuda sonra uzun uzun yazmayı planlıyorum.
Bir yandan çok sevdiğim bir arkadaşım muhteşem bir düğünle evlendi ve ben nedimelerden biriydim. Kız Kulesi evlenmek için gerçekten muhteşem bir mekanmış... Her şey rüya gibiydi. Bunu ve arkadaşımı da anlatacağım bir yazıda mutlaka...
Bir yandan döner dönmez nefes alamayacağım bir hafta yaşadım.
Döndüğümüzde Defne ateşlendi, ardından da ben. Son haftayı hasta geçirdik...
Şimdi iyiyiz. 30 Ağustos'u cumayla birleştirip dört günlük bir Foça tatili düşünüyorum. Son havuz deniz sefamız olur sanırım.
Ve tabii... bu arada bloguma gelip beni evde bulamayan tüm dostlara sevgiler. En kısa zamanda yazacağım. Belki yarın,belki yarından da yakın...
Gerçekten bu alemi özlemiştim...
Kalıcı Bağlantı